Sanılır ki Türkiye’de terör eylemleri 27 Kasım 1978 yılında PKK’nın kurulmasıyla başladı ve yayıldı. Evet! Başlangıçta PKK bağımsız bir Kürdistan devletini hedefleyen, yasa dışı Marksist/Leninist bir parti olarak kuruldu, bütün örgütlenmesini de buna göre yaptı. Ama zaman içinde ideolojisini kaybetti ve milliyetçi bir partiye dönüştü. Zaten Marksist bir parti ya da örgüt olarak varlığını sürdürmesi mümkün değildi…
Her şeyden önce Kürdistan’da sanayi olmadığı için, siyasal anlamda bir işçi sınıfı yoktu ve bu da sosyalist sistem için en büyük engeldi. Türkiye’nin batısı kapitalizmi yaşarken, Kürdistan olarak adlandırılan doğu ve güneydoğu bölgeleri hala feodalizmin pençesinde can çekişiyordu. Bölge feodal ağaların hakimiyetinde, insanlar ise mal gibi alınıp satılan marabadan başka bir şey değildi. Herkesin bağlı olduğu bir aşiret ve her aşiretin başında bir derebeyi vardı. Derebeylerinin, Türkiye siyasal yapısını belirlediği, öteden beri bilinen bir gerçekti.
Kürdistan’ın demografik yapısına baktığımızda, ülkenin diğer bölgelerinden farklı olduğunu görürüz. Buralarda derebeylerin hakimiyetinden başka bir de kendilerini din adına yetkili gören çağdışı bir kesim vardır. Bunlar halk arasında şeyh, şıh, molla diye adlandırılan din tüccarlarıdır. Aşiret liderleri ile koordineli bir şekilde işleyen bu iki otorite birbirini kutsayarak, bölge üzerinde daha güçlü bir hakimiyet sağlamaktadırlar. Dikkat edilirse Türk topluluklarında böyle kökü Araplara dayalı ünvanlar yoktur. Bunlar bize Kürtlerden; Kürtlere de İslamiyet’le birlikte Araplardan geçmiştir…
Eğer Türkiye’de çok eskilere inmeden toplumsal barışı konuşmak gerekirse, bunu cumhuriyetten bu yana irdelemek gerek. Çünkü yukarıda da kısaca değindiğim gibi, Kürtlerin ne feodal düzeni ne dini hiyerarşileri ne de demografik yapıları cumhuriyet ve demokrasi ile uyuşmuyordu. O yüzden tamamen feodal ve şeriatçı bir yapıda olan Osmanlı Devleti ile önemli bir çatışmaları olmamıştır. Ama cumhuriyetle birlikte ellerindeki devasa imkanları kaybetmeye başlayan derebeyleri halkı din, iman, Allah ve peygamber adına cihada çağırmış, çok büyük katliamlara neden olmuşlardır.
Kürt isyanları içinde Koçgiri ve Ağrı, özerklik talepleriyle başlamış ama Şeyh Sait ve Dersim isyanlarında böyle bir talep olmamıştır. Şeyh Sait isyanı tamamen cumhuriyete karşı ve hilafetin geri getirilmesi için başlatılan gerici bir ayaklanmaydı. Dersim ayaklanması ise kolluk kuvvetlerinin bölgedeki Alevi nüfusuna karşı onur kırıcı keyfi uygulamalarının sonucunda çıkmış bir isyandı.
İsyanların tamamı orantısız güç kullanılarak bastırılmış, on binlerce Kürt vatandaşımız kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapılmadan öldürülmüş, yüzlerce köy yakılarak haritadan silinmiştir. Kürt halkı baskı ve şiddetle sindirilmiş, kendi fiziki coğrafyasına kapatılmıştır…
Aslında Toplumsal barış Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir zaman olmadı. Çünkü yüz yıllık cumhuriyeti hep ırkçı, milliyetçi, Sünni iktidarlar yönetti. Bunların çoğunluğu cumhuriyeti ve demokrasiyi sindirememiş kesimlerden oluşuyordu. Siyaseti camilere kadar sokarak, maaşa bağladıkları diyanet eliyle Kuran dışında bir din uydurup; Sünni tarikat ve cemaatlerin baskın olduğu bir sistem inşa ettiler.
1940’lı yıllarda faili meçhul cinayetlerin kol gezdiğini, zindanlara doldurulan veya yurt dışına kaçmak zorunda kalan aydın ve sanatçıları unutmamız mümkün değil. Nazım Hikmet Moskova’ya sığınmak zorunda kalmış; Sabahattin Ali sol görüşlü olduğu için katledilmişti. Adnan Menderes iktidarı döneminde ise ülkenin dört bir yanında solcu avına çıkılmış; tutuklanmayan, özgürlüğü kısıtlanmayan aydın kalmamıştır…
12 Eylül darbesi gene ağırlıklı olarak solculara karşı yapıldı ve yüz binlerce insan en ağır bedelleri ödemiştir. 1 Mayıs Taksim katliamında 38 insan katledildi ve olay hala aydınlatılmadı. Maraş katliamı, Taksim katliamını izlemiş ve Alevilere karşı organize edilmiş büyük bir katliamdı. Bu katliam 7 gün sürmüş ve devlet güçleri seyirci kalıp müdahale etmediği için 100’den fazla insan vahşice öldürülmüştü. 1992 Sivas katliamı gene Alevileri hedef alan ve devlet güçlerinin filim izler gibi izlediği bir Alevi katliamıydı. Yobazlar burada 38 Alevi aydınını otele kapatıp, dini sloganlar eşliğinde diri diri yakmışlardı. Bu olay da hala aydınlatılmadı. 10 Ekim 2015 tarihli Ankara katliamında 100’den fazla barışçı genç vahşice; Temmuz 2015 tarihinde 33 barışçı genç gene Suruç’ta bombalanarak öldürüldü ve olay açıklığa kavuşturulmadı…
Böyle bir köşe yazısına ülkemizde yaşanan hak ihlallerini sığdırmak elbette mümkün değil. O yüzden belleğimize kazınan ve aklımızdan çıkmayan önemli katliamları anmaya çalıştım… Bir yandan Barış Süreci’ni anlamaya çalışırken, bir yandan da olayların üstüne gitmeyen 24 yıllık AKP iktidarının, barış ve çözüm için ne kadar samimi olabileceğini merak ediyorum!
Esasında TBMM’de çerçeve yasaya ilişkin görüşmeler sürerken, hiçbir muhalefet partinin hak ihlallerine değinmediklerini üzülerek izledim. Bütün konuşmacılar süreci sadece PKK’ye bağladılar da burunlarının dibindeki Alevi sorunlarını, açlık, işsizlik, yoksulluk, sağlık, eğitim ve düşünce özgürlüğünün önündeki engelleri göremediler. Seçilmiş belediye başkanları ceza evlerinde, gazeteci, yazarlar ceza evlerinde, ama hırsızlar, tecavüzcüler ve cumhuriyet düşmanları ortalıkta kol geziyor…
Bütün muhalefete ayrımsız olarak şu soruyu sormak istiyorum: Siz neyinize güvenip de Anayasayı tanımayan bir iktidarla Çerçeve Yasasını onayladınız? Alt mahkemeler üst mahkemelerin kararını hiçe sayarken; AİHM kararları tanınmazken sizi ciddiye alacaklarına inanıyor musunuz?..
TOPLUMSAL BARIŞ SAĞLANACAK MI?
